Aug 092012
 
Ağustos 13, 2009
Aradan yaklaşık otuz yıl geçmişti. Kütüphaneye girerken o günlerin hatırası bir film şeridi gibi geçiverdi gözümün önünden. Ama o günlerden kalan sadece binanın dışıydı. İçerisi bambaşka bir dünyaydı, eskiden hiçbir eser yoktu. Aradan geçen otuz sene çok şey değiştirmişti. O eski şarkının dediği gibi sanki her şey uçurtmalara binip gitmişti.
Özellikle hafta sonlarında bütün zamanım, o günlerin Yoncalık otobüs terminalinin karşısında yer alan “Halk kütüphanesi”nde geçiyordu. Üniversite giriş sınavına hazırlanıyordum. Kütüphanenin ikinci katında daha yeni paspaslanmış kokulu salonun güneye bakan ikinci masası favorimdi nedense. Salonun girişindeki çelik ofis masada oturan ve her defasında ismimi yazdığım o kalın defterden kim olduğumu ezberlemiş olduğuna emin olduğum memur ile, benim gibi kütüphanenin birkaç “devamlı”sı dışında salonda pek kimse olmazdı. Gün boyu o masada oturarak, bugün dahi çözemediğim bir nedenle ders çalışan öğrencileri gözetleyen memur, can sıkıntısından olacak günde birkaç defa yerleri paspaslardı. O yüzden yerler her zaman pırıl pırıldı. Bunu unutmaz ve dışarıdan çamur taşımamak için ayakkabılarımı girişteki paspasa defalarca silerdim. Yaşlı bir amca vardı, soru sorduğumuzda hep tersleyen. Merdivenlerden yukarı çıkarken o gün onun masada olmadığını görmek gülümsetirdi hep.
Yeni  kütüphanede en çok hoşuma giden ise aradığım kitapları odun çekmece dolaplarda demir çubuk üzerine alfabetik olarak sıralanmış yüzlerce kartı tek tek aramak yerine kütüphanenin arama motoruna yazar ismi veya kitabın başlığını yazarak bir klikle bulmam oldu. O dört ayak üzerine oturtulan odun indeks kart çekmece dolapları yerlerini kütüphanenin değişik yerlerine yerleştirilmiş bilgisayarlara bırakmıştı.
Kitap sayısı inanılmaz derecede artmıştı. İkinci katta girişte “yeni gelenler” adı altında küçük bir raf üzerinde kitapçı vitrini gibi kütüphanenin son günlerde aldığı kitaplar dizilmişti. Değişik konu başlıkları altında sergilenmişti kitaplar. Biraz yakından baktım, hepsi 2009 yılı baskılıydı. Geçmişte bırakın aynı yıl baskılı kitabı bulmayı, beş bazen on yıl önce basılmış kitabı bulmak imkânsızdı. Ama şimdi hemen her konuda son yıllarda basılmış kitaplar vardı. Sadece kitapla da sınırlı kalmamışlardı. Bir de “sesli-görüntülü eserler” bölümü eklenmişti. Çok sayıda kitap kasetleri, ve pek çok konuda videokasetler vardı. O zamanlar komünist Rusya’nın bir parçası olduğu için gidip görmenin imkânsız olduğu Türk Cumhuriyetlerine ilk bakışımı sağlayan unutulmaz “İpek Yolu” dizisinin videolarını görmek bir çocuk gibi sevindirmişti beni. Ekonomiden, beyine, iş idaresinden tarihe, yabancı dil öğreniminden bahçe işlerine kadar her konuda görseller vardı. Kitaplarla dolu rafların arasında okuyucu masaları yerleştirilmişti ve her masada önünde birer deste kitap olan her yaştan insan, kitaplarla kapılarını araladıkları yeni evrenlerde seyahat ediyorlardı.
Çocuklar unutulmamıştı. Alt katta bir bölüm tamamen çocuklara ayrılmıştı. Hatta bir köşeye oyuncaklar bile yerleştirilmişti. Çocukları kütüphaneye çekmek için ne kadar akılcı bir yaklaşım diye düşündüm kendi kendime. Ayrıca çocuklar için de görsel bölümü eklenmişti. Onlarca çizgi film video, VCD ve DVDsi raflara dizilmişlerdi. Anne veya babaları ile orada olan çocuklar onlara bakıp seçiyorlardı. Bir köşede de kalın naylon torbalar içindeki oyuncaklar gözüme çarpti; logo dedikleri, hani değişik renk ve şekilli parçalardan oluşan ve çocukların yaratıcılığını körükleyen oyuncaklar. Dayanamayıp çocuk bölümündeki görevliye sordum. “Kitap gibi onları da ödünç alabiliyorsunuz” dedi. Yeni VCD ve DVD lere sadece beş gün izin veriyorlarmış ama eski olanlar için ödünç süresi kitaplar için olduğu gibi 21 günmüş. Birkaç taneyi bir arada ödünç almak ta mümkünmüş. Çocuk bölümünden ayrılırken gözüme küçük bir oda takıldı. Odanın bir köşesinde küçük bir kukla sahnesi vardı. Onu sorduğumda ise orada haftanın belli günlerinde okul öncesi çocuklar için Hacivat- Karagöz veya diğer kukla oyunları oynandığını, aynı odada yine çocuklar için “Masal saatleri”nde onlara masal kitaplarının okunduğunu öğrendim.
Bu hazineden yararlanmak için kütüphane kartı çıkarılması gerekiyormuş. On taraftaki “Bilgi ve Yardım” masasına gittim. Nüfus cüzdanı ve adresle ilgili bilgileri istediler. Ad ve adresimi bilgisayarlarına işlediler. Kayıt işlemi tamamlandıktan sonra elime kredi kartına benzer sarı bir kart verdiler ve imzalamamı istediler. Kütüphaneden ödünç alınacak her kitap, DVD, VCD, oyuncak torbasına vs’nin bir kodu olduğunu, ödünç almak istediğimde kütüphanenin ön tarafındaki kompütürlerde önce kartı okutarak hesabıma gireceğimi, sonra ödünç alacağım her bir kitabı tıpkı süpermarketlerin çıkışındaki gibi okuyucudan geçirerek hesabıma kaydedeceğimi söylüyordu memur. Kütüphanenin malzemelerinin her birinde yerleştirilmiş bir çip olduğu için eğer okuyucudan geçirip hesaba kaydedilmeyen kitap veya diğer malzeme ile kütüphaneden ayrılırsam kapıdaki emniyet sistemini harekeye geçirerek yangın varmış gibi sirenleri çaldıracağımı da eklemeyi unutmamıştı. Altı yaşındaki çocuklarıma da kart çıkarmamı önerdi memur. Böylece küçük yaştan onlara okuma sevgisinin aşılanacağını ve kütüphanenin yaşamlarının vazgeçilmez bir parçası olacağını söylüyordu. Ben de öneriye uyarak çocuklarıma kart çıkardım. Kütüphane kartı sahibi oldukları için çocuk bölümünde onları bir ödül beklediğini söyledi memur. Onlar çocuk bölümünden küçük hediye oyuncaklarını alırken ben de onların kütüphane ile yaşam boyu sürecek ilişkilerinin başlamasının mutluluğunu yaşıyordum.
Omuzumdaki bir dürtü ile uyandım. Koltukta kitap okurken uyuyakaldığımın ve bütün bunların bir rüya olduğunun farkına vardım. İşin acı tarafı ise gerçekte hikâyenin sadece bir tarafı rüyaydı. Adres konusunda çelişki vardı. Bilincimde yaşadığım şehir olan Iowa City’nin kütüphanesini ve orada olup biteni Yoncalık kütüphanesine taşımıştım.
Bu rüya %100 gerçekleştirilebilecek bir rüya aslında. Hem teknolojik olarak ve hem de parasal olarak böyle bir kütüphaneyi insanımıza kazandıracak gücümüzün olduğunu farkettim. Hatta Iowa City’dekinden çok daha güzelini yapacak maddi güce ve teknolojik birikime sahibiz. Yukarıdaki gibi kütüphanelerin Türkiye’nin her bir köşesinde faaliyette olduğunu, yediden yetmişe herkesin onlardan faydalanıp kendilerini eğittiklerini, dünyaya açıldıklarını düşündum bir an icin. Her Amerikan başkanı gibi görevi sona eren başbakan ve cumhurbaşkanının Türkiye’mizin bir iline kendi adları ile isimlendirilecek böyle bir kütüphaneyi hediye ettiklerini düşledim.
Umarım o günleri hayatta iken görürüm..

 August 9, 2012  Notes

 Leave a Reply

(required)

(required)


three × 7 =