Jul 072012
 

8 Ekim 2010

Her yıl yaklaşık üç milyon öğrenci yüksek öğrenim için kendi ülkeleri dışındaki üniversitelerin yolunu tutuyor. On yıl öncesinin rakamları ile karşılaştırıldığında bu %40 lik bir artış demek. Küreselleşmenin de bir sonucu olarak yüksek öğrenim, dünya çapında en iyi beyinleri kapmak uğruna  çok büyük bir değişimden geçiyor.  Çin’den Hindistan’a, Sudi Arabistan’dan Singapura daha önce bilimle adları anılmayan ülkeler milyarlarca dolar harcayarak Harvard ve Oxford gibi eğitimde dünya kalitesinin markaları olmuş üniversitelerle yarışma hedefine doğru koşuyorlar.  Bunun yanında Abu Dabi den Singapur’a Güney Afrika’dan Güney Kore’ye pek çok ülkede batının büyük üniversiteleri uydu üniversiteler kuruyor ve yeniden şekillenen yüksek öğretimden gelecek getirileri şimdiden garanti altına almaya çalışıyorlar.


İki yıl kadar önce New York Times gazetesi Amerikanın ünlü üniversitelerinden üçünün; Teksas Üniversitesi, Kaliforniya Üniversitesi, Berkley kampüsü, ve Stanford Üniversitesinin, Kral Abdullah Bilim ve Teknoloji Üniversitesi (kısa adı Kaust) ile beş yıllık 25 milyon dolar değerinde bir işbirliği antlaşması imzaladığını haber veriyordu. Suudi Arabistanda bir dünya üniversitesi açmayı hedefleyen kral bu üniversite için 25 milyar dolar ayırmıştı. Amacı Harvard, Stanford veya Kaliforniya üniversitesi gibi bilimi ve buluşları ile insanlığa yön verecek bir üniversite açmak ve bunu batının ünlü üniversitelerinin yardımı ile yapmaktı.  Batılı üniversitelerin durup dururken Kaust’a yardım etmeyeklerinin çok iyi farkında olan kral onlara önce 10’ar milyon dolar doğrudan bağış yapmayı, yani bu parayı onlara hediye etmeyi, 10’ar milyon dolar Amerikada’ki kampüslerinde yapılacak araştırmaları için destek vermeyi ve ayıca 5’er milyon dolar da bu üniversitelerden Kaust’a gidecek ve orada araştırma yapacak öğretim üyelerine proje desteği vermeyi garantiliyordu.  25 milyon dolar gibi bir miktar karşısında bu üniversitelerin mütevelli heyetlerinin fazla düşünmesi gerekmedi ve çoğunluk oyu ile bu anlaşmalar onaylandı.  Kısa süreliğine de olsa Suudi Arabistan’a giderek orada batı yı arattırmayacak şekilde inşa edilmiş üniversitede araştırma ve eğitim faaliyetlerinde bulunmaları karşılığında elde edeceklerini tartan pek çok öğretim üyesi, bunun hem maddi durumları hem de araştırmaları için iyi bir fırsat olduğunu görerek evet demekte geç kalmadılar.

Petrolün biteceği günün giderek yaklaştığını ve Amerika gibi dünya biliminin yönlendiricisi bir ülkenin petrol dışında alternatif arayışlara geçmesinin petrole bağımlılığı giderek azaltacağını görmek için sanırım nükleer fizikçi olmaya gerek yok.  Belliki Suudi idaresi “petrolden sonra” ki dönemde hayatta kalabilmenin ancak batılı anlamda ve dünya kalitesinde araştırma üniversitelerine sahip olmakla mümkün olacağının farkına varmış durumda. Ve bunun için de elinden geleni yapıyor. Belki de buna en iyi örnek  “Ulusal Singapur Üniversitesi”nin dokuz yıllık rektörü olan Prof. Choon Fong Shih’i Kaust’a rektör olarak getirmeyi başarması oldu. 1973 Harvard mezunu olan ve daha sonra yine ünlü Brown üniversitesinde yıllarca profesörlük yapmış, bilimdeki başarıları ile Amerikan Bilimler Akademisi üyesi olmuş Prof.Shih’i Kaust’tan önce de  onun gibi dünya liginde oynamayı hedef edinmiş olan Ulusal Singapur Üniversitesi kendine almayı başarmıştı. Çinli bir baba ve Malezya’li bir annenin çocuğu olan Prof. Shih, ailesinin Singapur’a göçmesinden sonra lise sona kadar eğitimini bu ülkede tamamlamış daha sonra da Amerika’ya göçmüş. Amerika’da geçirdiği 30 yıldan sonra Ulusal Singapur Üniversitesi’nin kurucuları tarafından batı kalitesinde bir üniversite kurmak için geri çağrılmıştı. Tabii geri dönünce de kendisine, istediği herşeyi gerçekleştirebilmesi için adeta sonsuz bir yetki ve olanak sağlanmıştı. Ulusal Singapur Üniversitesi’nin kısa sürede ulaştığı başarıyı gözardı etmek imkansız.

Alsında Prof. Shih’in durumu şu anda olağanüstü bir revolusyon yaşayan yüksek öğrenimin geleceği hakkında çok güzel bir örnek teşkil ediyor. Giderek düzleşen dünya’da “yüksek öğretim piyasası” oluşuyor ve parlak beyinler ülke sınırları tanınmaksızın bu piyasanın en çok aranan değerleri haline geliyorlar.  Bu nedenledir ki Kaust daha şimdiden Hindistanda bulunan ve Mikrosoft ve Cisco Systems gibi teknoloji şirketlerinin mezunlarını kapmaya çalıştığı “Hİndistan Teknoloji Enstitüsü”nün mezunlarını, onlara tam burs vererek Kaust’a çekmeye çalışıyor.

Bir taraftan Suudi Arabistan, Çin, Hindistan, Kore, Singapur gibi ülkeler dünya kalitesine sahip üniversiteler kurmak için milyarlarca dolar harcarken diğer yandan Amerikan ve diğer batılı ülkelerin üniversiteleri uluslararası veya dünya şirketleri gibi “Dünya Üniversiteleri” olma yolunda adımlar atıyorlar. NewYork Üniversitesi (NYU) bu yarısı şimdilik başta götüyor. Geçtiğimiz ay AbuDabi’deki NYU kampüsü ilk öğrencilerine hoşgeldin dedi. Bu ilk sınıfın ongrencileri 39 farklı ülkeden gelen 150 öğrenciden oluşuyor. Öğrencilerin üçte biri Amerikalı. Bu sınırlı kontenjan için Amerikanın en iyi okullarına girebilecek notları olan yaklaşık 9,000 öğrenci başvurmuş. Bir diğer değişle dünyanın en parlak beyinlerinden 150 kişilik bir grup ilk sınıfı oluşturuyor. Bu öğrenciler mezun olduklarında New York’taki kampüsten mezun olanlarla aynı diplomayı alacaklar. NYU rektörü John Sexton bunu garantilediğini ve bir “Dünya Üniversitesi” kurmak için yola çıktıklarını söylüyor. Öğencilerinin beş kıtaya yayılmış 16 merkezde eğitim olanağına sahip olduklarını ve ayrıca eğitimlerinin bir dönemini de örneğin Beunos Aires, Prague veya  NewYork’ta okuyacaklarını söylüyor. (İlginçtir NYU’nun rektörü ve bu işin kaptanı John Sexton, NYU’nun AbuDabi de branş açmasının ilk şartı olarak Emirliğin NYU’ya 50 milyon dolar bağış yapmalarını şart koşmuş. Böylece NYU’nun kendi kaynaklarını zayıflatmasının da önüne geçmiş oluyor).

1990’ların ortalarında başlayan bu furyada kurulan üniversitelerin sayısı bugün neredeyse ikiyüze yaklaşmış durumda.  Amerika dışında batılı ülkelerin çoğu özellikle Ortadoğu, Güneydoğu Asya, Hindistan, Çin ve Orta Asya’ya yoğunlaşmış durumdalar. Başta Amerikan Üniversiteleri olmakla beraber diğer gelişmiş ülkeler de bu kervanın parçası olmuşlar. Örneğin Sorbonne Üniversitesi de AbuDabi’de branş açmış. Scotland’ınιι Heriot-Watt Üniversitesi Dubai’de, Queen Margaret Üniversitesi ise Singapurda branş açmış. Avustralya’nın Monash Ünivesitesi Güney Afrika’da, yine başka bir Avustralya üniversitesi Çin’de branş açmış. Örneklerin sayısını artırmak mümkün.

Öte yandan ikinci Dünya savaşından sonra Amerika için örnek alınan Avrupa ve özellikle Almanya’daki pek çok üniversite giderek zayıflayıp artık günümüzde Amerikan Üniversitelerinin gerisinde kaldığının çok iyi farkında.   Bunun için Batı Avrupa Ülkelerinde de yüksek öğretim de çok önemli reformlar gerçekleştiriliyor. Batı Avrupa şimdilerde Amerikan modelini kendilerine uyarlamaya başlamış durumda. Örneğin Almanya, ülkenin bütün üniversitelerini aynı kefeye koyup değerlendirmek yerine şimdilerde maddi kaynaklarını en başarılı olan birkaç üniversiteye akıtmaya başladı. Böylece bu seçilmiş üniversitelerin Amerikanın Harvard’ı gibi elit üniverstelerini yakalayacağı görüşünde.

Peki bütün bunların ne önemi var? Elalemin yaptığı bizi neden ilgilendiriyor? İlginlendirmesi mi lazım?
Kaust ve diğer dünya üniversiteleri Hindistan’daki Teknoloji Enstitüsünden mezun olan en zeki öğrencileri kapmaya çalıştığı gibi Türkiye’nin en iyi beyinlerini de kapmaya çalışacaktır. Bu durum küreselleşmenin kabul edilmesi gereken bir sonucu. Aslında Türkiye’nin beyinleri yıllardır yurt dışına çıkmakta ve çıkmaya da devam edecektir. Bundan 10-20 yıl önce örneğin Amerikan üniversitelerinde sadece devlet bursu ile gelen ve hemen tamamı lisans üstü ve doktora öğrencisi olan sınırlı sayıda Türk öğrenciler görülürken, şimdilerde Amerikan Üniversitelerinden burs alarak gelen Türk Öğrenciler yanında lisan düzeyinde okuyan binlerce Türk öğrenci var. Bu trendin devam edeceği kesin. Bunu önlemek demokratik bir ülke olan Türkiye için imkansız. Ancak bu beyinlerin geri gelmesini sağlamak Türkiye’nin elinde.  Bunun gerçekleşmesi için de çok önemli değişikliklerin olması gerekiyor. Bu değişiklikler üniversitelerimizin dünya üniversiteleri olabilmeleri için zorunlu olmanın ötesinde.

Birdefa bilenle bilmeyenin, çalışanla çalışmayanın, üretenle üretmeyenin ayrılması gerekiyor. Ücretlerin performansa, yani öğretim üyelerinin yaptıklarına ve ürettiklerine bakılarak belirlenmesi gerekiyor.  Yaptıkları veya yapmadıklarının sonucunu görmeyenlerin oluşturduğu bir ortamda kurumsal başarıdan bahsetmek imkansızdır. Aksine böyle bir uygulama başarısızlığın yegane körükleyicisidir. Bu nedenle yuksek ogretimde biran önce kişisel performansa dayalı ücret belirlemesine geçilmesi gerekiyor. Amerikan üniversitelerinin başarısının gerisinde yatan en önemli temellerden biri budur. İkinci olarak her konuda “ulaşım veya erişilebilirlik, elde edebilirlik “ garanti altına alınmalıdır. Sosyolojik çalışmalar ilerleme arzu ve isteğinin çok olduğu fakat erişimin karşısında çok sayıda engelin olduğu ülkelerde yolsuzluğun da en ileri düzeyde olduğunu ortaya koyuyor. Maalesef Türkiye bu durumun geçerli olduğu ülkelerin ilk sıralarında yeralıyor.

Önümüzdeki yıllarda parlak beyinlerimizi artan bir hızda kaybetmeye devam edeceğiz. Daha önce de dediğim gibi bu küreselleşmenin getirilerinden ve kaçınılmaz sonuçlarından biri. Bunu kabullenmek zorundayız, zaten kabullenmememiz birşey ifade etmiyor. Çünkü arz ve talep sonuçta trendi belirliyor. Bize düşen bunun için ah vah edip beyin göçü var diye kederlenmek yerine akılcı bir yaklaşımla beyin göçünü geriye çevirmenin yollarını aramaktır. Şimdiye kadar süregelen uygulamaların beyin göçünü geri çevirmede başarısız olduğunu goz onune alirsak birşeylerin değişmesi gerektigi kendiliginden ortaya cikiyor. Bu değişimi ne kadar erken gerçekleştirirsek bu yarışta geri kalmamayı da o kadar garantilemiş oluruz.

Şurası unutulmamalıdır ki günümüzde artık “Üniversite sahibi olmak” bir zamanların “lise sahibi olunmasıyla” eşdeğer durumda.  Bir diğer değişle üniversite sahibi olmak artık bir “ayrıcalık” olmaktan çıkti. Ayrıcalık dünya bilimine yapılan katkılarla ölçülüyor. Bu değerlendirme kriterleri kullanıldığında iki üniversitemizin, bilkent ve ODTÜ’nün dünyanın en iyi ilk ikiyüz üniversitesi arasına girmiş olması gurur verici.  Diğer yandan sadece iki üniversitemizin bu sevyeye ulaşabilmiş olması ise dünyadaki yerimizi göstermesi açısından son derece manalı. Bu durum üzüntü kaynağı olmaktan ziyade gelecek için teşvik olmalıdır.

 July 7, 2012  Education

 Leave a Reply

(required)

(required)


× 4 = twenty four